Hüsrev Efendi Aleyhindeki Karalama Kampanyaları

Afyon Hapsi bahsinde anlatıldığı gibi, Risale-i Nur’un gizli düşmanları tarafından Nur Talebeleri’ni birbirinden, hususan Hüsrev Efendi’den ayırmak için gayet sinsi bir planı tatbike başlamışlardı. Bediüzzaman Hazretleri bu sinsi tahribatı mânen görmüş ve; “Gizli düşmanlarımız iki plânı takib ediyorlar: Biri, beni ihanetlerle[1] çürütmek; ikincisi, mabeynimize bir soğukluk vermektir. Başta Hüsrev aleyhinde bir tenkid ve itiraz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır[2] diyerek bu dehşetli planı haber vermişti. Bu planın önünü tamamen kesmek ve talebelerinin bilmeden alet olmalarını engellemek için onlara hitaben, “Hüsrev’in aleyhinde bulunmak, doğrudan doğruya Risale-i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azîm hıyanettir[3] diyerek kendilerini gayet şiddetle ikaz etmişti.

Üstad Hazretleri’nin bu şiddetli ikazı, bu dehşetli fitne planının geçici olarak önünü alsa da, hapisten sonraki son on yıl içinde aynı karalamalar perde altından artarak devam etmiştir. Gizliden gizliye Hüsrev Efendi’nin sözleri, tercihleri, hizmetteki mevkii tenkid mevzuu yapılarak kalplerde soru işaretleri uyandırılıyordu. Bu tehlikeli planın devam ettiğinin farkında olan Hazret-i Üstad, hapisten sonraki ellili yıllarda Hüsrev Efendi hakkında cemaati bir kez daha uyararak onun ve onun gibi Isparta Medresetüzzehrâ erkânlarının hiçbir hareketini tenkid etmemelerinin ve onlarla tam bir dayanışma ve kardeşlik içinde olmalarının lüzumunu bir kez daha şöyle ifade etti:

“Konya’lı Hacı Sabri kardeşimiz yanıma geldi. Ben, Sadık, Hayri, Mustafa hazır iken çok ehemmiyetli sohbetimiz, Hacı Sabri’ye mühim bir ders oldu. Bilhassa Medresetüzzehrâ erkânlarının, hususan Hüsrev’in bu vatan ve millet ve Âlem-i İslâm’a hizmet-i imaniyeleri ve tahribçi dinsizlerin desiselerine sed çekmeleri o kadar büyük bir hasenedir ki, farz-ı muhal binler seyyie olsa afvettirir.

Öyle ise, başta Hüsrev olarak o erkânların hiçbir hareketini tenkid etmemek ve kemal-i ihlas ve samimiyet ile onlara tesanüd ve tam kardeş olmak lâzımdır diye bu mealde bir ders oldu. İnşâallah Hacı Sabri de Hoca Sabri ve Rüşdü ve emsalleri gibi ruh u can ile alâkadar ve Hüsrev’e tam kardeş olacak; meşreb ihtilafı daha tesir etmeyecek.

Hasta kardeşiniz Said Nursî[4]

Yine aynı dönem içinde yazdığı diğer bir mektubda, masonların talebeleri birbirinden soğutup cemaati dağıtmak şeklindeki planlarını Hazret-i Üstad tekrar hatırlattı ve onları aralarındaki dayanışma ve birlikteliği kuvvetlendirmeye şu sözlerle dâvet etti:

Aziz Sıddık kardeşlerim!

Kat’iyyen tahakkuk etti ki: Bize karşı zındık düşmanlarımızın tahrikâtıyla ve Ankara’da bazı dinsiz masonların plânıyla mahkeme bütün kuvvetiyle Risale-i Nur’un intişarına mâni’ olmaya çalıştıklarını; ve Nurcuların da tesanüdlerini kırmak, birbirinden soğutmak hakkımızdaki en baş programlarıdır. Medar-ı mes’uliyet hakikat noktasında bir şeyi bulamıyorlar. Resmen savcı demiş, makamata yazmış: ‘Denizli beraatı bütün bütün Risale-i Nur’u parlattı ve tevsi’ ettirdi. Ona karşı susturmak ve söndürmeye çalışmak lâzımdır.’ İşte bu dehşetli plânları içindir ki, iki üç günlük işi, üç sene bahanelerle uzatıyorlar.

İşte ey hakiki Nur Şâkirdleri! Birinci vazifeniz, bu dinsizcesine hücuma karşı bütün kuvvetinizle Nurlar’ın perde altında neşrine ve muhafazalarına, onların maksadı aksine olarak kardeşlerinizin mabeyninizde tesanüdün (dayanışmanın) takviyesine çalışmaktır. En ziyade lâzım ve ehl-i imanın imanına kuvvetli bir hizmet ve bu vatanın saadetine en ehemmiyetli bir medar-ı saadet budur.[5]

Mektubun son satırlarındaki altı çizili cümle gayet mühimdir!… Hazret-i Üstad, talebeleri arasındaki birlik beraberliğin ehl-i imanın imanına ve bu vatanın saadetine doğrudan doğruya hizmet ettiğini ve edeceğini haber veriyor. Aksi durumda ise, yani talebeler arasındaki dayanışma zarar görürse, milletin imanının ve bu vatanın saadetinin bundan zarar göreceğine açıkça işaret ediyor. Küfre karşı tam dayanışma halindeki bir cemaat ile imana hizmet etmenin bu zamanda elzem olduğunu defalarca bildiren Üstad Hazretleri’nin endişe ettiği gibi, eğer Nur Talebeleri’nin birliği dağılır, aralarındaki muhabbet zedelenirse cemaat halinde yapılan iman hizmetinin bundan büyük zarar göreceği aşikârdır. Bu endişesini ömrünün sonuna kadar taşıyan Aziz Üstad Said Nursî Hazretleri, talebelerinin arasındaki dayanışma sağlamlaşıncaya kadar âhirete gitmek dahi istemiyor ve o ihtiyar yaşında hayatını muhtemel su-i kasdlar karşısında korumaya çalıştığını şu sözlerle haber veriyordu:

“Gerçi has kardeşlerim herbirisi mükemmel bir Said hükmünde Nur’a sahibdirler. Fakat ihlastan sonra en büyük kuvvetimiz tesanüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilafıyla -hapiste (Afyon’da) olduğu gibi- bir derece tesanüd kuvveti sarsılmasıyla, Hizmet-i Nûriye’ye büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binaen; bu bîçare ihtiyar hasta hayatım, tâ Lem’alar, Sözler mecmuası da çıkıncaya kadar[6] ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlar’dan ürkütmek belası defoluncaya kadar ve tesanüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayatımı muhafazaya bir mecburiyet hissediyorum.

Çünkü uzun imtihanlarda mahkemeler, düşmanlarım; benim gizli ve mevcud kusurlarımı göremediklerinden, hıfz-ı ilâhî ile bütün bütün beni çürütemediklerinden, Risale-i Nur’a galebe edemiyorlar. Fakat hayat-ı ictimaiyede çok tecrübelerle mahiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Said’lerin bir kısmını Nur’un zararına iftiralarla çürütebilirler [7]) diye o telaştan bu ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhafazaya çalışıyorum.”[8]

  1. “Aleyhte propagandalarla”  (geri)
  2. Osmanlıca Şuâlar, s. 546  (geri)
  3. Osmanlıca Şuâlar, s. 546  (geri)
  4. Emirdağ Lâhikası-2, s. 46  (geri)
  5. Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 3, s. 1769  (geri)
  6. Üstad burada teksir makinesiyle yapılan neşriyatı kasdediyor. Afyon Hapsi öncesinde Osmanlıca Zülfikar, Asâyı Musa ve Sirâcünnur teksir edilmişti.  (geri)
  7. “Isparta havalisinde yüzer genç Saidler ve Hüsrevler yetişmişler. Bu ihtiyar ve zaif Said, dünyadan kemal-i istirahat-ı kalp ile veda etmeye hazırdır.” (Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 125  (geri)
  8. Emirdağ Lâhikası-2, s. 14  (geri)

Cevapla