Nur Hizmeti’nin Başındaki İkinci Üstad

1960 senesi Türkiye için pek çok sıkıntıları beraberinde getiren bir yıl oldu. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin çile dolu nurlu hayatı sona ermiş, Nur Talebeleri üstadlarını kaybetmişlerdi. Kur’ân’ın aziz dellalı, te’lif ettiği eserlerle küfrün önüne Kur’ânî bir set, sarsılmaz nurânî bir duvar inşa etmişti. Ancak henüz pek çok kimseler bu Nurdan mahrumdu. Bulaşıcı inkâr ve sefahet hastalıkları süratle yayılmaya devam ediyor, Risale-i Nur’un ders verdiği iman hakikatlerinin gelecek nesillere ulaştırılmasına olan ihtiyaç daha da şiddetleniyordu.

Sünnet-i seniyyeyi ihya edip bid’alarla mücadele eden, imana ve Kur’ân’a hizmeti hayatlarının yegâne gayesi kabul eden Risale-i Nur Talebeleri’nin Nurlu seferinde onlara şimdi de Hüsrev Efendi rehberlik yapacak ve Üstad’ının mânevî mirasını istikbale taşıyacaktı. Son seyahatine çıkmadan evvel kendisine, “Hak böyle ister Hüsrev! Sen hem benim yerime hem de kendi yerine hizmet edeceksin!” demişti Hazret-i Üstad. Cihanşümul Kur’ân davasının başındaki Hüsrev Efendi için çilelerle örülü yeni bir hizmet devri başlamak üzereydi.

Hazret-i Üstad’ın âhirete irtihal ettiği aylarda siyaset sahasında bir keşmekeş, bir kargaşa yaşanıyordu. Aslında Türkiye’deki imanî uyanışı boğmak için tertip edilen kanlı bir plan 27 Mayıs 1960’da sahneye konuldu. Tarihe ‘27 Mayıs Darbesi’ diye geçen askerî darbe neticesinde devrin hükümeti düşürülerek Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanı mazlumen idam edildiler.

27 Mayıs darbesinin ardından bütün vilayetlerde tevkifler başladı. Kısa süre içinde Hüsrev Efendi’nin evi de bir albay riyasetindeki jandarmalarca basıldı ve Nur’un İkinci Üstad’ı bir kez daha tevkif edildi. Albay Hüsrev Efendi’ye: “Siz Bediüzzaman’ın vekili misiniz?” dediğinde Hüsrev Efendi: “Ben otuz beş seneden beri hasta ve ihtiyarım, kabrimi hazırladım, âhirete gitmeyi bekliyorum!” demişti. Bediüzzaman Hazretleri’nin vefatından sonraki bu ilk hapis hayatı doksan gün sürdü. Önce bir süre Isparta Belediye binasında cezaevi gibi tahsis olunan bir yerde, daha sonra Isparta Hapishanesi’nde tutulan Hüsrev Efendi üç ayın sonunda serbest bırakıldı. Fakat tutuksuz yargılandığı mahkemesi iki yıl devam etti ve 1962’de Isparta Ağır Ceza Mahkemesi beraat kararı verdi.

GİZLİ KOMİTELERİN DEHŞETLİ PLANI *

Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu 1950 ile 60 yılları arasında Nur Talebeleri üzerindeki baskı ve takipler sona ermese de kısmî bir rahatlama olmuştu. Bunun bir neticesi olarak 1956’da sekiz senedir devam etmekte olan Afyon Mahkemesi’nden karar çıkmış ve Nur Risaleleri’nde herhangi bir suç bulunmadığına dair beraat kararı verilmişti. Ve bu kararın ardından o güne kadar hatt-ı Kur’ân’la yazılmış olan Risaleler latin harflerine çevrilerek matbaalarda basılmaya başlanmıştı.

Hazret-i Üstad’ın tabiriyle bir fecr-i kâzib olan bu yalancı aydınlanma  devri fazla sürmedi. Bediüzzaman Hazretleri’nin vefatından iki ay sonra, 27 Mayıs 1960’da askerî bir darbe oldu. Yukarıda zikredildiği gibi, memlekette başlatılan umumî bir baskı ve sindirme havasının neticesinde bir kısım Nur Talebeleri de tutuklanarak hapishanelere alındı. Bu menhus darbeyle, 1950 sonrası başlayan kısmî aydınlanma devri sona erdi ve memleket önceki karanlık dönemlerine yeniden döndürüldü. Bu dönemde Hüsrev Efendi de, önce üç ay Isparta’da hapsedilerek tutuklu olarak yargılanmış, ardından 1962’de beraat edinceye kadar mahkemelerle baskı altında tutulmuştu.

Hazret-i Üstad’ın vefatının hemen ardından gelen bu zulüm devri, Nur Hizmetleri’nde ciddî duraklama ve karışıklıklara sebeb oldu. Talebelerin bir kısmı hapislere atıldı, kimi de faaliyetlerini yavaşlatıp gizlemek durumunda kaldılar. Bu karanlık ve puslu havada zındıka cereyanı da yıllardır hazırladıkları planı devreye  soktular. Hazret-i Üstad’ın tabiriyle “hâriçten karışan gizli parmaklar” [1] vasıtasıyla, Hüsrev Efendi’nin vazifedarlığı aleyhinde daha önceleri perde altından yaydıkları dedikodu ve fısıltıları artık açıktan açığa neşre başladılar. Kalblerdeki sevgi ve bağlılık duygularının yerini şüphe ve tereddüdler almaya başlamıştı. Hâlbuki Bediüzzaman Hazretleri, “Hüsrev gibi bir Nur kahramanından, benim yerimde ve Nur’un şahs-ı mânevîsinin çok ehemmiyetli bir mümessili olmasından hiçbir cihetle gücenmemek elzemdir (çok lazımdır).”[2] diye talebelerinden, hiç tereddüdsüz ve hissiyatlarını karıştırmadan Hüsrev Efendi’yi kendi yerinde kabul etmelerini istemişti.

Bu fitnelerin neticesinde, Hüsrev Efendi’nin etrafında halkalanması gereken bazı kimseler, kendi başlarına hareket etmeye ve Bediüzzaman Hazretleri’nin sağlığında “Üstad-ı Sânimiz” deyip hürmetle itaat ettikleri Hüsrev Efendi’nin sözlerini dinlememeye başladılar. Halbuki Hazret-i Üstad’ın Urfa’da ruhu Rahman’a pervaz ettikten sonra, cemaatin şahs-ı mânevîsindeki kuvve-i mâneviyeyi dağıtmamak ve Hazret-i Üstad’ın ruhaniyetini memnun edip incitmemek için onlardan beklenen hareket, birlik, beraberlik, uhuvvet  ve tesanüd içinde el ele verip, ihlas düsturlarına riayet ederek bir bütün halinde Hüsrev Efendi etrafında toplanmalarıydı. Zira Rabbimiz Kur’ân’da, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın![3] âyetiyle mü’minlere birlik olmayı ve dağılmamayı emrettiği gibi, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; peygambere ve sizden olan emir sahiblerine (idarecilerinize) de itaat edin!”[4] âyetiyle de bütün mü’minlere başlarındaki idarecilere itaati emretmekteydi.

Hazret-i Üstad hayattayken, Hüsrev Efendi hakkında talebelerine, “Hem bu Hüsrev’in kalemi gibi; fikri, kalbi de o nisbette harika diyebiliriz. Risale-i Nur’a karşı irtibat (bağlılık) ve iştiyakı ve kanaati gittikçe terakki ve inkişaf ediyor. Hiçbir hâdise onu sarsmıyor, fütur vermiyor.”[5] “Mübarek Hüsrev’in Risaletü’n-Nur hakkında kerâmetli ve dikkatli ve isabetli ve keskin nazarı doğrudur.”[6] “Hüsrev, münasib görmediği kısmı tâdil, tebdil, ıslah edebilir.”[7] “Evet kardeşim, …sizin gibi çarklardan mürekkeb olan (meydana gelen) bir cemaat-ı mübareke içinde en has ve en yüksek mertebeye kâtib tayin edildiğine o rüya beşaret verdiği gibi, biz de beşaret ediyoruz.”[8] “Başta Hüsrev olarak o erkânların hiçbir hareketini tenkid etmemek ve kemal-i ihlâs ve samimiyet ile onlara tesanüd (yardımlaşma) ve tam kardeş olmak lâzımdır…”[9] gibi çok beyanlarla Hüsrev Efendi’nin yüksek mevkiine işaretler etmiş ve onları Hüsrev Efendi ile omuz omuza verip tesanüd halinde olmaya davet etmişti.

Her cihetle mü’minlere rehber olan Resul-ü Ekrem (asm)’ın âhirete irti­hâ­linden sonra, daha cesed-i mübarekleri  defnedilmeden, Ashab-ı Kiram’ın (ra) kendilerine bir baş seçmeyi en mühim bir mes’ele olarak telakki edip, derhal Hazret-i Ebubekir (ra)’a tâbi olup onun etrafında toplanmaları, Müslümanların dağılacağını zanneden dahildeki münafıklarla hariçteki düşmanları şaşkına çevirmişti. İslâm Ümmeti için ise, onların bu gayreti tarih boyunca rehber edinilen daimî bir ibret levhası olmuştu.

Fakat maalesef, Hazret-i Üstad’ın vefatından sonra bazı kimseler, çok cihetlerle asr-ı saadete benzeyen bu âhirzamanda, Bediüzzaman’ın tabiriyle sahabe mesleğini devam ettiren Nur Hizmeti’nde, sahabelerin gösterdiği bu gayrete ters tavırlar içerisine girdiler ve bir lider etrafında toplanmadıkları gibi bunun karşısına da geçtiler. Üstad  Hazretleri’nin Hüsrev Efendi hakkındaki, bütün vasiyet ve işaretlerini ve fiilen onu öne çıkarmış olmasını bir tarafa bırakarak başına buyruk tavırlar sergilemeye başladılar. Üstelik zamanla ‘Bediüzzaman Hazretleri’nin kendinden sonra yerine kimseyi işaret etmediği ve Nur Cemaati’nin başı olmayan bir şahs-ı manevî olarak devam edeceği’ gibi tamamen hilaf-ı hakikat, Nur Külliyatı’na muhalif, adetullah kanunlarına, Sünnet-i Seniyye’ye ve bütün İslâm geleneğine zıt ve cihanşumül bir davası bulunan Nur Cemaati’ni bölüp parçalama istid’âdı taşıyan gayet acîb bir savunma içine girdiler. Güya bu savunmayla yaptıkları dehşetli hatayı örtbas edeceklerini zannediyorlardı. Halbuki Nur Mekteb-i İrfanı’nın müdürsüz, Medresetüzzehrâ’nın ‘Üstadsız’,  Nur Ordusunun kumandansız kalması  ne mümkündü! Zaten çok geçmeden Hüsrev Efendi’yi kumandan ve Üstad olarak kabul etmeyenlerin her birinin kendilerinin birer kumandan ve üstad tavrı içerisine girdikleri görülecekti!

Halbuki Hazret-i Üstad, Risale-i Nur’un gizli düşmanlarının Hüsrev Efendi aleyhdarlığı planlarını tam zamanında görmüş ve buna karşı Nur Talebeleri’ni Şuâlar Mecmuası’nda geçen gayet şiddetli ve tehdidkâr şu cümlelerle ikaz etmişti:

“Gizli düşmanlarımız iki planı takib ediyorlar. Biri beni ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mabeynimize bir soğukluk vermektir. Başta Hüsrev  aleyhinde bir tenkid ve itiraz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır. Ben size ilan ederim ki; Hüsrev’in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım. Çünkü şimdi onun aleyhinde bulunmak, doğrudan doğruya  Risale-i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azim hıyanettir.[10]

Bütün bu olanlar gösteriyordu ki, Hazret-i Üstad’ın talebelerini on bir sene evvelinden ikaz ettiği zındıkanın dehşetli planı, şimdi tam olarak fiiliyatta idi ve  ‘Hüsrev Efendi’ aleyhinde çok sistemli bir karalama kampanyası başlatılmıştı. Dost sûretinde cemaat içine sızan adamları vasıtasıyla yaydıkları tenkidler hızla yayılıyor, en sağlam ve dik durması gereken insanları bile tesir altına alıyordu. Nur’un düşmanlarının on senedir perde altından devam ettirdikleri bu plan, Bediüzzaman Hazretleri için öyle yakın ve ciddî bir tehlike idi ki, sırf bu sebeble çok müştak olduğu âhirete çabuk gitmek istememiş, su-i kasdlere karşı tedbirlerini arttırmıştı. Bütün endişesi vefatından sonra başlatılacak iftira kampanyalarıyla talebeleri arasındaki birlik ve beraberliğin dağıtılmasıydı. Şöyle diyordu:

“Gerçi has kardeşlerim herbirisi mükemmel bir Said hükmünde Nur’a sahibdirler. Fakat ihlastan sonra en büyük kuvvetimiz tesanüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilafıyla -hapiste (Afyon’da) olduğu gibi- bir derece tesanüd kuvveti sarsılmasıyla, Hizmet-i Nuriye’ye büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binaen; bu bîçare ihtiyar hasta hayatım, tâ (teksir makinesinden) Lem’alar, Sözler mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlar’dan ürkütmek belası def’ oluncaya kadar ve tesanüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayatımı muhafazaya bir mecburiyet hissediyorum... Fakat hayat-ı içtimaiyede çok tecrübelerle mahiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Said’lerin bir kısmını Nur’un zararına iftiralarla çürütebilirler diye o telaştan bu ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhafazaya çalışıyorum.”[11]

Hazret-i Üstad, Hüsrev Efendi’nin Risale-i Nur’un neşrinde, bu büyük iman hizmetinin tesisinde ve Tevâfuklu Kur’ân’ı yazmaktaki muvaffakiyetlerini devamlı sûrette ve defalarca yâd ederek onun Nur Hizmeti’ndeki mümtaz mevkiini her vesileyle ifade etmiş ve daha hayatta iken pek çok vazifeleri kendisine yaptırmakla fiilen Hüsrev Efendi’yi öne çıkarmıştı. Bundan dolayı bütün yurttan bir kısım Nur Talebeleri Üstadlarının bu emir ve işaretlerine can u gönülden ittiba etmişler, Hüsrev Efendi’ye saygıda, hürmette kusur etmemişlerdi. Zira onun Bediüzzaman Hazretleri’nin mutlak vekili ve hayru’l-halefi olduğunu kat’î sûrette anlamışlardı.

Ancak gizli komiteler, türlü türlü desiselerle, fitnelerle insanları aldatmaktan ve asılsız iftiralarla Hüsrev Efendi’nin aleyhine geçirmekten ve ondan koparmaktan geri durmadılar. Türkiye’nin tüm bölgelerinde gizli adamları vasıtasıyla sinsi faaliyetler düzenlendi. Vilayet vilayet gezerek, medrese medrese dolaşarak sâfi zihinler bulandırıldı. ‘Gizli düşmanların’ planı gayet açıktı. Hüsrev Efendi iftiralarla çürütülerek insanlar etrafından koparılacak Hazret-i Üstad’ın haber verdiği gibi talebeler arasına bir soğukluk verilecekti! Nihaî hedefleri ise, insanları Risale-i Nur’un esaslarından uzaklaştımak, son devrin bu büyük Kur’ân hizmetini imhâ etmekti. Dinsizlik komitesinin perde arkasındaki bu dehşetli planını göremeyen, ya da görmek istemeyen bir kısım gâfiller de maalesef bu fitnelere alet olarak pek çok iftira ve su-i zanların nâşiri oldular.

Halbuki Hüsrev Efendi’nin en büyük gayesi, bu milletin imanının kurtulması için Risale-i Nur’un neşri ve hizmetiydi. Hazret-i Üstad’ın sağlığında bu gaye uğruna en büyük fedakârlıkları yapmış ve ömrünün sonuna kadar da Risale-i Nur mesleğinden en ufak bir taviz  vermemişti! Hüsrev Efendi’nin aleyhine geçen bazı kimseler ise, din düşmanlarının oyununa gelerek onu en yakışıksız iddialarla karalayıp itaatsizliklerindeki büyük kabahati bu yolla gizlemeye çalıştılar.

Hüsrev Efendi tam üç sene boyunca ayrı baş çeken bu gibi kimselerin hatalı tavırlarını terk etmeleri için bekledi. Bu yanlış gidişata son vermelerini istedi. Çok geçmeden bu başıbozukluğun acı neticeleri de görülmeye başlandı. Hüsrev Efendi’ye muhalefet edenler Risale-i Nur Hizmeti’ne zarar verecek yanlışlıklar içine girmeye başladılar. Hazret-i Üstad’ın اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ “Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım” ve “Risale-i Nur’un başta siyaset ve menfaat olarak hiç bir şeye âlet edilmemesi” gibi apaçık ikazları bir tarafa bırakılarak, (günümüze kadar pek çok ehl-i imanın Risale-i Nur’a küserek mahrum kalmasına sebeb olan büyük bir yanlışla) bazı müfsid siyasî cereyanlara uzun seneler boyunca âlet oldular.

Bazı menfaatperest kimseler de kontrolsüz bir şekilde Risale-i Nur üzerinden zengin olmanın peşinde koşuyorlardı. Halbuki Hazret-i Üstad, 1944 yılında Denizli Hapsi’ndeyken yazdığı bir mektubda, “Yeni talebelerden bir kısım zâtların sırr-ı ihlasa muvafık olmayan dünya cihetini de Risale-i Nur ile arzu etmesinden…”[12] cümleleriyle sanki bu günlere ta o zamandan işaret etmiş ve Risale-i Nur ile maddî menfaat kazanmaya çalışmanın Risale-i Nur Talebeleri’nin en mühim hizmet esasları olan ihlas sırrına zıt olduğunu ilan etmişti.

Yine aynı kimseler tarafından Risale-i Nur’un en mühim hizmetlerinden biri olan “Kur’ân yazısını muhafaza hizmeti” garib bahaneler ileri sürülerek terk ediliyor, hatta aleyhine geçiliyordu. Halbuki Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân yazısını muhafaza hizmetini iman hizmeti ile birlikte zikrederek, “Risale-i Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid’ata karşı da huruf ve hatt-ı Kur’ân’ı (Kur’ân yazısı ve harflerini) muhafaza etmek bir vazifesidir[13] gibi çok beyanlarla Risale-i Nur Hizmeti’ni Kur’ân yazısı temeli üzerine bina etmiş ve yeni yazıya, ancak “zaruret miktarı” sınırıyla müsaade etmişti. Fakat Hüsrev Efendi’ye muhalefet edenler o derece bu sınırı aşmışlardı ki, yeni harfler esas yapılmış, Kur’ân yazısı zaruret miktarının bile gerisine düşürülmüştü.

Hüsrev Efendi sonunda, nefis ve hissiyatına mağlub olan, zındıka komitelerinin planlarını fark edemeyip söz dinlemeyen, verdikleri sözleri tutmayan, hizmetin en temel esaslarına muhalefet ederek Risale-i Nur’a ciddî zararlar vermeye başlayan bu gibi kimselerden ümidini kesti ve onlara kapısını kapadı. Maalesef o gibi kimseler Risale-i Nur mesleğine tamamen zıt bu hareketleriyle Nur Dairesi’ndeki ayrılığı başlatmış oldular. Zaman içerisinde kendi içlerinde de pek çok tefrikalar yaşayarak müteaddid grublara ayrıldılar.

Ahmed Hüsrev Efendi bu elem verici vaziyet karşısında yeni talebeler yetiştirmeye karar verdi. Etrafına toplanan ve “Üçüncü Filiz” adını verdiği bu genç talebeleriyle birlikte, Risale-i Nur Hizmeti’ni yeni nesillere aslına uygun bir şekilde ulaştırmak için büyük bir gayretle çalışmaya başladı ve Allah’ın lütfuyla buna muvaffak da oldu.

HÜSREV EFENDİ’YE KARŞI YAPILAN SU-İ KASDLER *

Din düşmanları Allah’ın nurunu söndürmek için her yolu deniyorlardı. Bunun için Bediüzzaman Hazretleri’ne defalarca su-i kasdler yapmışlar, ömrü boyunca yirmi bir defa zehirlemişlerdi. Hüsrev Efendi de Hazret-i Üstad’ın hayatında bu taarruzlardan nasibini almış, daha önce bahsedildiği gibi 1944 Denizli Hapsi sırasında Hâfız Ali’yi şehid eden su-i kasdde Bediüzzaman Hazretleri ve Hüsrev Efendi’ye de zehir verilmişti.

Bediüzzaman Hazretleri kendisi hayattayken, engin şefkatiyle, gizli düşman­larının talebelerinden çok kendisi ile meşgul olmalarından memnun oluyordu. Çok sayıda mektubunda eğer kendisi âhirete gitse kardeşleriyle uğraşılacağını haber vererek şöyle diyordu:

“Gizli, gayr-ı resmî ve bir kısım resmî, insafsız düşmanlarımızın desi­se­le­riyle Nur şâkirdlerinin bedeline bütün hücumları benim şahsıma ve benimle meşgul olmasına ve bilmeyerek ehemmiyeti benden bilmekle Nur şâkirdlerinin bir derece desiselerden ve hücumlardan kurtulmalarına bu ihtiyar ve perişan hayatım vesile olduğundan, Eski Said’in on gençlik hayatı kadar kardeşlerimin hatırı için şimdilik ona muvakkaten ehemmiyet veriyorum. Eğer ben ortadan çekilsem; bana verdiği zahmet, ruhumdan ziyade sevdiğim has kardeşlerime verilecekti.[14]

Hüsrev Efendi, o yıllarda Üstad Bediüzzaman’a yazdığı bir mektubda, Üstadının buradaki ifadelerini te’yiden, geleceğe bakarak ve âdeta istikbalde başına gelecek musibetleri görüyormuş gibi şöyle feryad ediyordu:

“Bu kusurlu Hüsrev, sevgili Üstad’ının yarınki mübarek cesedinin başında bugünden dikilerek kanlı gözyaşlarıyla hıçkırıklar içinde der: Ey Aziz mübarek Üstad’ımız boynumuz şimdi büküldü. Bizler şimdi yetim kaldık. Sen hayatta iken müfsidlerin hücumları bize gelmiyordu![15]

Bediüzzaman Hazretleri’nin firâsetle haber verdiği gibi, onun vefatından sonra Risale-i Nur’un insafsız düşmanları bütün hücumlarını Nur Talebeleri’ne, hususan Hüsrev Efendi’ye yönlendirmişlerdi. Bu mübarek Kur’ân hizmetkârını su-i kasdlerle ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. Kendisine yapılan su-i kasdlerden birisini Hüsrev Efendi talebelerine şöyle anlatmıştır.

“Hazret-i Üstad âhirete gittikten bir süre sonra, fark ettirmeden ilaç diye bana zehir verdiler. Hasta olup yatağa düşmüştüm. Hastayken üzerimde olan çamaşırlarımı daha sonra yıkarken gördüm ki, suyun aktığı toprak zemin üzerindeki böcekler akan suyun değmesiyle zehirlenip ölüyorlardı.”[16]

Bunun gibi Hüsrev Efendi’ye düşmanları tarafından -hayatı boyunca- çeşitli su-i kasdler düzenlendiği gibi, ölümü için kendisine on bir defa zehir verilmiştir. Fakat o da Bediüzzaman Hazretleri gibi büyük bir bir hıfz-ı ilâhî ile bunlardan kurtulmuş ve hizmetlerine devam etmiştir.

  1. Osmanlıca Şuâlar, s. 551  (geri)
  2. Osmanlıca Şuâlar, s. 543  (geri)
  3. Âl-i İmran Sûresi, 103. âyet.  (geri)
  4. Nisa Sûresi, 59. âyet  (geri)
  5. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 137  (geri)
  6. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 67  (geri)
  7. Osmanlıca Şuâlar, s. 602  (geri)
  8. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 64  (geri)
  9. Emirdağ Lâhikası-2, s. 46  (geri)
  10. Osmanlıca Şuâlar, s. 546  (geri)
  11. Emirdağ Lâhikası-2, s. 14  (geri)
  12. Osmanlıca Şuâlar, s. 364  (geri)
  13. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 25  (geri)
  14. Emirdağ Lâhikası-2, s. 13  (geri)
  15. Hayrât Vakfı Arşivi  (geri)
  16. Hayrât Vakfı Arşivi  (geri)

Cevapla