Şahsiyeti

Uzun yıllar hizmetinde bulunan Ispartalı yakın talebeleri, Hüsrev Efendi’nin şahsiyetini, insanlara karşı muamele tarzını ve dış görünüşünü şöyle anlatıyorlar:

“Hüsrev Efendi insanlara karşı ziyadesiyle şefkat ve merhamet sahibiydi. Bir kardeşimiz üzüntülü bir vakasını anlattığı zaman o da üzülürdü. Üzüntüsü açıkça görünürdü. Muhtelif vilayetlerden her gün misafirler gelirdi. Onlarla şefkatle ilgilenir, mes’elelerini halleder, büyük bir huzur içinde dönmelerini sağlardı.

Çok yumuşak huylu, halim, selim bir insandı. İnsanlara çok sevecen muamelede bulunurdu. Öyle ki bu muamele karşısında insanların içi ona karşı sevgiyle dolardı. Gönülleri fethederdi.

Çok çok sabırlı idi. Din düşmanlarının kendisine yaptıkları zulümlere, hapislere, zehirlere ve hakaretlere rağmen hiç bir zaman hizmette usanç göstermezdi. Bazı câhil, ard niyetli veya ehl-i dalaletin oyununa gelmiş kimselerin onun aleyhinde söyledikleri sözler kendisine ulaştığında, “Ben çamurdan bir duvarım. Bana atılan taşlar bana saplanır kalır, geri çıkmaz” der ve onların sözlerine sabır ve tahammülle mukabele ederdi.

Gayet kibar ve nâzik, beyefendi bir insandı. Son derece edeb ve haya üzere bulunurdu. Onu gören, “Ben böyle nâzik, beyefendi bir insan görmedim” derdi. Herkes onun bu yönüne hayran kalırdı. Bununla birlikte gayet izzet ve vakar sahibiydi. İnsanın değerini düşürecek hiç bir hafif hareket veya söz kendisinden sâdır olmazdı.

Doğruluk, emniyet, ahde vefâ gibi İslâmî sıfatlarda mükemmeldi. Doğruluktan asla şaşmaz, ağzından hilaf-ı hakikat hiç bir söz çıkmazdı. Bu haliyle muhatablarına tam bir güven ve emniyet duygusu verirdi.

Son derece yüksek bir Allah sevgisi ve korkusu taşıdığı, sözlerinde hal ve hareketlerinde açık bir şekilde görünürdü. Her işinde ve sözünde daimâ Allah’ın rızâsını gözetirdi. En büyük maksadının Cenâb-ı Allah’ı râzı etmek olduğu her hâlinden anlaşılırdı. “Biz Rabbimiz’in üzerimizdeki her tasarrufundan râzıyız. Tek Rabbimiz Hâlıkımız olan Allah bizden râzı olsun, bizleri kulluğuna kabul etsin yeter. Bizim için bundan daha büyük saadet olamaz” sözlerini çoklukla tekrar ederdi. İhlasın birinci düsturu olan, “Amelinizde rızâyı ilâhî olmalı” hakikatini fiil ve sözleriyle sürekli olarak etrafındakilere ders verirdi.

Hem hizmet cihetinde fevkalade çalışkan idi. Daima hizmetle meşgul olur, bir saniyesini boş geçirmezdi. Geceleri çok az uyur. Sabahlara kadar okur, yazar, Risale-i Nur Hizmeti ve Kur’ân-ı Kerîm yazmakla meşgul olurdu. Kendisi, bir zaman uykusunu bir saate kadar indirdiğini, eğer bir silahı olsa onunla o bir saat uykuyu da vurup ondan da kurtulmak istediğini anlatmıştı. Dine hizmet uğruna çok büyük bir gayret ve azîm sahibiydi!

Hüsrev Efendi, sosyal ilişkiler yönünden, insanî münasebetler cihetiyle de gayet medenî bir insandı. Her gelen misafire sıcak ilgi gösterirdi. İnsanlarla diyaloğu çok güzeldi. Herkesin durumunu güzelce anlar, ona göre muamele ederdi. Gelenleri ilgiyle dinler, suallerine gayet münasip cevaplar verirdi. Kimseyi mahzun etmek istemezdi. Hüzünlü bir şekilde yanına gelenler, ruhen ferahlamış olarak oradan ayrılırlardı. Yaşlı, genç, hizmette eski veya yeni her seviyeden insan gelirdi. Herkese durumuna göre layık olan muameleyi yapardı. Hususan Risale-i Nur’la yeni tanışmış olanlara daha yakın alâka göstererek kendilerine fazlasıyla değer verirdi. Âdetâ insanların kendisine ne niyetle geldiklerini ve içindeki suallerini önceden biliyormuş gibi muamelede bulunur, ona göre sohbetler ederdi. Bu hâle şâhid olanlar da hayrette kalırlardı.

Bediüzzaman Hazretleri gibi Hüsrev Efendi de karşılıksız hediye kabul etmezdi. Eğer alması îcab ederse, o hediyeye mukabil gelecek bir şeyler verir ve öyle kabul ederdi.

Hüsrev Efendi sîmaca gayet güzel, beyaz tenli, güleç yüzlü, çok nurânî bir insandı. Beyaz giyinir, beyaz sarık sarardı. Beyaz gömlekle birlikte bol laciverd pantolon giyerdi. Beyazlar içinde nur gibi parlardı. Bazı talebeleri, onu ilk defa gördüklerindeki duygularını, “Sanki bir melek görüyorum zannettim” diye ifade ederlerdi. Hüsrev Efendi’nin sohbetleri gibi dış görünüşü dahi kalpleri, ruhları doyururdu. Onu görenler, daha ilk görüşte tesiri altında kalırlardı. O nurânî hali, ziyaretine gelen büyük âlimleri dahi teslime mecbur ederdi. Kendisine hürmetle muamele ederlerdi. Az yer, az uyur; buna rağmen çok dinç görünürdü.

Konuşması da çok güzeldi. Gayet açık, fasih ve anlaşılması kolay bir şekilde konuşurdu. “Benim lisanım İstanbul lisanıdır” derdi. Konuşmasındaki letafet ile nuranî sîması insanları tesiri altında bırakırdı. Bir gelen bir daha gelmek isterdi.

Zaten sülalesi de temiz ve pâk idi. Dindar ve asîl bir aileden geliyordu. Ataları Osmanlı devrinde Isparta civarının öşür vergilerini toplamakla görevliydiler. Baba tarafından dedesi Hacı Edhem Zade Ali Ağa Isparta vâliliği yapmıştı. Ana tarafından ise evlâd-ı Resul’den seyyiddi. Baba tarafından ise Hazret-i Ebu Bekir (ra)’a dayanıyordu.”[1]

  1. Hayrât Vakfı Arşivi  (geri)

Cevapla